Öncesi ve Sonrasıyla 15 Temmuz İhaneti Özel

Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak” isimli tiyatro eserinde düşünen kalpleri derinden sarsan ilginç bir diyalogla karşılaşıyoruz:

- "Hüsrev, dostum!

- Dostum deme bana. Ellerimde bir karıncalanma duyuyorum. Bu kelimeyi işitmeyeyim, parmaklarım bir şeyleri sıkmak istiyor. (Elindeki gazete parçasını fırlatarak) Al sana dost. Dostlarım malum! Düşmanlarımı tanımak istiyorum. 'Ben senin düşmanınım' diyecek kadar namuslu kim var? Onu bulmak, ayaklarına kapanmak istiyorum. Dostluk... O, bir maymuncuk, o bir hırsız anahtarı. Evimizin kapısını açıyor, ruhumuzun kapısını açıyor, ne bulursa yakıp kül ediyor. Ne bulursa pazarda satıyor."

17/25 Aralık sürecinde başlayıp 15 Temmuz’da zirveye ulaşan melun ihanet, ne kadar güzel betimleniyor bu diyalogda. Yaklaşık 40 yıldır bu topraklara sanki dostmuş gibi görünen, dışardan bakıldığı zaman ihlaslı bir mümin imajıyla göz boyayan FETÖ, milli ve yerel ne varsa her şeyi pazara çıkarıyor. “Bebek görünümlü katil” şeklinde tanımlanan post modernite ile FETÖ arasında yüzde yüz benzerlik var. Her ikisi de dost gibi yaklaşarak öldürüyor.

Türkiye’de maalesef dünyanın en büyük ve en tehlikeli iki terör örgütü faaliyet gösteriyor. Birisi etnik merkezli PKK, ikincisi mesiyanik temelli FETÖ. Her ikisi de emperyalistlerin amacına hizmet etmek için her türlü ahlaksızlığı yapabilmekte. FETÖ ve işbirlikçisi PKK’nin aynı merkezden idare edildiği en küçük tereddüde mahal bırakmayacak kadar aşikâr.

FETÖ, İslami düşünce ve geleneksel değerleri istismar ede ede maddi ve manevi her açıdan sömürmüştür masum ve mazlum Türk halkını. Çünkü takiyyecidirler, içleri başka dışları başkadır. İslami literatüre göre bunların tam adı bellidir: Münafık. Çünkü nifak sokmuşlardır insanların arasına. Kendi savunduklarından başka hakikat kabul etmemektedirler, yani hakikat tekelciliğine soyunmuşlardır. Buna bağlı olarak, çok çeşitli baskı ve şantajla sindirme ve yıldırma eylemlerine girişmekte beis görmezler kendilerinden farklı düşünenleri. Hedefe ulaşmak için her şey meşru, her yol mubahtır onlar için. Ahlakî ve ilkeli bir duruşları yoktur, çünkü FETÖ için insanlar kendi gruplarına hizmet ettiği ölçüde değerlidir. Yabancı servisler ve emperyalist güçler Türkiye’ye ayar vermek istedikleri zaman FETÖ kullanmaktadır. Askeriye dâhil devletin tüm kurum ve kuruluşlarında paralel bir yapı oluşturan FETÖ, Türkiye Cumhuriyetini ele geçirme planlarını uygulamaya koymuştur sinsice. Aslında istedikleri bir anlamda Amerikan mandasıdır. Niyetleri açıktır: Ortadoğu’da bölgesel bir güç olan Türkiye’yi yeniden silik ve değersiz bir konuma düşürerek emperyalistlerin uydusu konumuna getirme. Esasen PKK dâhil her türlü bölücü örgütle işbirliği içinde olmaları da açıklıyor her şeyi. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan 2011’den itibaren bunların kötü niyetlerini fark etmiştir. AK Parti iktidarı da 17/25 Aralık 2013’te Necip Fazıl’ın Hüsrev karakterindeki tepkileri vermek durumunda kalmıştır.

17/25 Aralıktan sonra hain planlarına ara vermeyen FETÖ ve sempatizanları çok farklı entrikalarla Türkiye’yi uluslararası arenada güç duruma düşürmek, böylece Hükümetin istifasını sağlamak istiyordu. Aslında hedef doğrudan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı. Bunu başaramadılar, çünkü halk desteği oldukça kuvvetliydi Cumhurbaşkanımızın. Halk arasında sohbet ederken edindiğim gözlemlerimden birisi de şudur: “Allah benim ömrümden alsın, Cumhurbaşkanımıza versin. Onu Âlem-i İslam için yapacağı daha çok iş var.” Bu sevgi karşısında sürekli yenilgiye uğruyordu FETÖ. 17/25 Aralık tutmamıştı, 19 Ocak 2014’te yaşanan Mit Tırları Krizi ve 7 Şubat 2014’te Mit Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması toplumsal gerilimi artırsa da bu hadiselerin tamamından FETÖ mağlup olarak çıkıyordu. Zira 2014’ten bu yana yapılan, yerel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimlerde mütemadiyen güçlenerek çıkıyordu AK Parti. Cumhurbaşkanımızın ve Ak Partinin sandıktaki başarısı engelleyemeyen FETÖ, akıllara durgunluk veren bir başka ihanet ile çıktı sahneye. 15 Temmuz Darbe Teşebbüsü.

Bir yönüyle son iki yüz yıllık tarihimiz darbeler ve darbe teşebbüsleriyle geçmiştir. Siyaseten rakibini sandıkta yenemeyenler, halkın tercihlerini küçümseyerek, hatta “göbeğini kaşıyan cahillerin oyu ile seçilenler Batılılaşma ve modernleşme yolunda motor gücü değil olsa olsa fren işlevi üstlenir” diyerek inkıtaa uğrattılar demokrasiyi. 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat 1997 ilk akla gelenler. Askerî vesayeti kırarak millî iradeyi ön plana çıkaran AK Parti döneminde de çatlak sesler çıkmaya başlamıştı zaman zaman. Fakat bu iğrenç sesler seçilmiş hükumetin dirayeti ve iradesi ile başarısızlığa mahkûm oluyordu birer birer. Bir söz vardır tasavvuf literatüründe: “Şeytanın hileleri bitmez” diye. Onların hileleri ve entrikaları çoktu. Ancak unuttukları bir şey vardı: Hileleri bozacak olan Allah’tır. Sezai Karakoç’un ifadesiyle: “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır.”

İnsanlar Allah’ı unutunca Allah’da onlara kendilerini unutturur (59/Haşr,19), mesajını ileten muhteşem bir ayet var Kur’an-ı Kerim’de. Lidere tapınma, sır teşkilatı kurma, bâtıni öğretilere inanç, dogmatizm, fanatizm, topluma yabancılaşma derken aslında kendilerine de yabancılaşan, narsist, şizofrenik bir örgüt yapısı ile karşı karşıyız. Aşırı bir güç vehmine kapılarak sosyal ve ahlakî gerçeklikle irtibatını koparanlar yenilmeye mahkumdur her zaman.

Türk Milleti: “Darbeler artık tarih oldu, 21. Yüzyılda askerler dâhil hiç kimse darbe teşebbüsüne bile cesaret edemez” diye düşünürken 15 Temmuz 2016 akşamı askeriyeye sızan FETÖ yandaşı Haşhaşiler ile onlara destek sağlayan modern yeniçeri bozuntuları darbe teşebbüsüne başladı. Keskin nişancılar masum halka silah çevirmişti Boğaz Köprüsünde, tanklar demokrasiye karşı yürüyordu İstanbul’da. Bu arada tam bir vahşet yaşanmaya başlamıştı Ankara’da. Özel Hareket Dairesi, TBMM ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi bombalanıyordu savaş uçaklarıyla. Başkent savaş alanına dönmüştü. FETÖ’cülerden kurulan kalleş bir birlik Marmaris’te kurşunlar yağdırıyordu Cumhurbaşkanımızı öldürmek için.

Cumhurbaşkanımızın bir özel TV kanalına bağlamasıyla vatan ve millet aşığı insanlar abdestlerini alıp aileleriyle helalleşerek şehrin meydanları ve hava alanları başta olmak üzere koşuşuyordu stratejik kritik alanlara. Moral motivasyon üst düzeydeydi: Ölürsek şehit, kalırsak gazi. Ötesi yoktu. Ölümü şeb-i arus kabul edenler için ne kutlu bir direnişti bu. Akif’in ifadesiyle “Asım’ın nesli diyorum ya nesilmiş gerçek / İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.” Adeta mahşerin dünyevî provasının yapıldığı o akşam vatan ve milletin namus ve izzetini korumak için 248 can şehit düştü, 2.193 gazimiz vardı. Aslında: “Darbeye hayır!”, “Seçilmiş hükümetin yanındayız.” diye meydanlara koşan milyonlarca gazimiz vardı. Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle “kıskanılacak şehadetler”, “imrenilecek bir direniş” yaşanıyordu. 16 Temmuz sabahına kadar Başkent savaş alanı gibiydi. Günün ilk ışıklarıyla birlikte FETÖ ve yandaşları asla unutamayacakları ağır bir yenilgi algılar. Bir de vatan hainliği damgası vardı alınlarında. Sadece onlar değil, onları destekleyen emperyalist güçler de nasiplendi bu hezimeti.

Şimdi daha iyi anlıyoruz ki sadece ve basitçe bir darbe teşebbüsü değildi 15 Temmuz, bir iç savaş çıkartma girişimiydi. Milletin birlik ve bütünlüğü, kurtarmıştı milletin istiklalini ve istikbalini. Büyük bir tehlike atlatmıştı Ülkemiz. Dillerde dua, kalplerde şükür, yüzlerde sevinç. Yeniden birlik beraberlik türküleri söylüyorduk, aynen Kurtuluş Savaşımızda olduğu gibi.

Merhum Mehmet Akif: “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın” der ya aynen onun gibi biz de diyoruz ki: “Allah bir daha 15 Temmuz yaşatmasın bu ülkeye.”

Prof. Dr. Asım YAPICI

Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

 

 

 

Son DüzenlenmePazartesi, 21 Ağustos 2017 10:07
Osman KARAKAYA

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni

Yorum Ekle

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuza emin olun. HTML kodları kullanılamaz.